Seksenli Yıllarda Evimiz: Aile, Sevgi-Saygı ve Anılar

📌 Bu fotoğraf bana aittir. İzinsiz paylaşımı yasaktır. 💛

Seksenli yıllarda dede, nine, anne, baba ve çocuklardan oluşan bir aile fotoğrafı

“Bir Kare Resim: Bin Kelimenin Anlatamadığını Söyleyebilir mi?”

Dede ve Babaanne ile Çocukluk Anıları

Hani psikiyatristler hep sorar ya:
“Nasıl bir evde büyüdün?”

Özellikle benim de severek takip ettiğim, Sevgili Uzm. Klinik Psikolog Gökhan Çınar’ın Katarsis programında konuklarına yönelttiği ilk soru olarak bilirim bu cümleyi.

🔹 Merak edenler için;
📌 Uzm. Klinik Psikolog Gökhan Çınar – Katarsis (YouTube)

Bazen o soru bana da yöneltilmiş gibi gelir. Başımı yastığa koyduğumda, çocukluğumun o yıllarına doğru yol alırım. İçimde büyük bir burkulma, gözlerimde biriken yaşlar, kalbimde derin bir özlem… Hatırlamak kolay değildir; çünkü anılar hem kayıpları hem hasreti hem de mutlulukları saklar içinde.

Biz beş kardeştik. İki oda bir salon evde, dede ve babaanneyle birlikte büyüdük. Kalabalık bir evdi. Üstelik aile büyüklerimizle yaşadığımız için akrabalarımız sık sık gelir, evimiz hiç sessiz kalmazdı. Sobanın üstünde kaynayan çayın uğultusu, çocukların sessiz gülüşmeleri, büyüklerin sohbetleri… Hepsi evimizin havasına karışırdı.

Bizim evde kapımız misafire hep açıktı.
Bereket,” derdi dedem onlar için.

Kolu komşu, akraba “müsait misiniz?” diye sormazdı; kapı çaldığında “kim o?” denmezdi. Güven vardı. Hatta olur da bir misafir gelirse kapıdan dönmesin diye evde mutlaka birisi bulunurdu.

Ailem…

Akan damımıza rağmen “şırıl şırıl nehir kenarında piknik yapıyoruz” diyebilen dedem, hepimizin inanç ışığıydı. Gördüğü her yoklukta şükür etmeyi bilen babaannem güç kaynağımızdı. Evine helal lokma getirmek için kazanamadığı günlerin üzüntüsünü eve getirmeyen babam tüten ocağımız, yorulmak nedir bilmeyen annem ise şefkat kucağımızdı.

Kardeşlerim ise…

Kardeş candır. 😊


Salih Dedem

Her zaman takım elbisesi içinde görürdüm dedemi. Kahverengi takımının yeleği, yeleğinin cebinden diğerine uzanan köstekli saati ve üçgen şeklinde özenle katladığı mendiliyle hatırlarım onu. Hiç pijamayla görmedim mesela. Uyuyacağı saate kadar mutlaka takım elbisesiyle oturur; sabah uyanır uyanmaz da yeniden giyinir, iki dirhem bir çekirdek hâliyle torunlarına örnek olurdu.

Etrafıyla her daim hoşsohbet eden, namazında niyazında, tatlı sözlü bir insandı. Biz çocukları da hiç unutmazdı. Dizine oturtur, dualar ezberletir, hikâyeler anlatırdı. Sabahları yastığımızın kenarına bıraktığı küçücük bir Eti Puf veya Çokomel en büyük mutluluğumuzdu. 😇

Hâlâ ne zaman bir Eti Puf veya Çokomel görsem içim burkulur… Hem dedemi özlediğimden hem de o saf mutluluğu bir daha yaşayamadığımdan. Öyle sade, öyle içtendi ki…
Keşke bir Eti Puf’la mutlu olmanın ne demek olduğunu oğlum da tadabilseydi. 😔

O vakitler akşamları ailece TRT ekranlarında çıkan türküleri dinlerdik. Yeni bir türkü çıkacağında, “Bu da benim olsun,” derdi dedem. Böylece kendine bir türkü hediye eder, küçük de olsa bir mutluluk yaratır, evimize de neşe katardı. Seçtiğinde söylenen türkü hâlâ kulaklarımda:

Yeşil ördek gibi daldım göllere…


Hatice Ninem

Onu çok derinlemesine tanıma fırsatım olmadı. Ama seksenli yılların köyden kente göçmüş klasik bir Türk ailesinin parçasıydı. Sohbetlerinden kulak misafiri olmuştum; aslında o, bir Yörük kızıymış.

Onu anımsadığımda gözümün önüne hep yaz kış çıkarmadığı yeleği gelir. Bir de saçlarını tamamen Afrika örgüsü yapıp üzerine örttüğü başörtüsü… “Havlu”ya “peştamal” demesi hâlâ kulaklarımda yankılanır. 😊


Çocukluğumuzun Sessizliği

Günümüz çocuklarına bakınca, bizim beş kardeşin nasıl sessizlik içinde oturduğuna hep şaşırırdım. Sobamıza atılan odunun çıtırtıları ve dedemizin hikâyeleriyle uyuyakaldığımız kucaklar… Meğer bizi susturan şey, aile büyüklerinin sohbetlerinin kulağımıza bir masal gibi akması ve sobadan gelen müzik dinletiymiş 🥺 İşittiklerimiz hem içimizde yer ediyor hem de bizi usulca dinginleştiriyormuş.

Yokluk vardı belki… Salonumuzda döşekten hallice iki kanepe, dallı güllü masa örtüsü serili bir masa ve borularından siyah su damlayan soba…
Ama o evde hayat vardı, bereket vardı, mutluluk vardı.

Şimdi her şeye sahibiz; doğalgaz, bulaşık makinası, çamaşır makinası, elektrik, musluktan akan su... Ama o günlerin saf mutluluğunu hiçbir zaman hissedemiyorum.

Varlık içinde yokluğa hasret duymak mümkün mü? 
Evet, ben duyuyorum. Çünkü saygı-sevgi her şeymiş, çok şeymiş ❤️✨

YA SENİN ÇOCUKLUĞUN?

“Senin de çocukluk anıların böyle saf ve sessiz mutluluklarla dolu mu? Yorumlarda paylaş, birlikte nostalji yaşayalım. ❤️

Eğer bu yazı hoşuna gittiyse, benzer anılarla dolu Seksenli Yıllar'a ait bir başka yazımı da okumak için buraya tıklayabilirsin.”