Her taşından, toprağından, dağından, ırmağından…
Dört bir yanından kimi acıklı kimi neşeli bir türkü duyulmuyor mu memleketimden?
Her birinde yaşanmışlıklar, ölümsüz bir hikâye olup gizlenmişler sazın tellerinde…
Hangi birini seçsem hep güzel bir hikâye çıkıyor önüme.
Ben, oğlumun Türkçe konuşma sınavları için seçtiğimiz iki örneği paylaşıyorum sizinle.
Bu arada haberiniz olsun tam puan almıştı 😉
ÖRNEK METİN 1
HASTANE ÖNÜNDE İNCİR AĞACI
Hastane önünde incir ağacı
Doktor bulamadı bana ilacı
Baş tabib geliyo zehirden acı
Garip kaldım yüreğime dert oldu
Ellerin vatanı bana yurt oldu
Yozgat’ın Akdağmadeni ilçesine ait, 1930’lu yıllarda yaşanmış gerçek bir hikâyenin hazin türküsüdür.
Yozgat’tan asker edilen yirmili yaşlardaki bir delikanlı verem hastalığına yakalanır. Tedavi için İstanbul’a getirilir. O yıllarda İstanbul Yakacık’ta bulunan Sanatoryum Hastanesine yatırılır.
Tedavisi devam ederken sürekli nişanlısının mektuplarını okumaktadır. Doktorlar bu gencin nişanlısına özlem dolu olduğunu fark eder ve moral bulması için sevdiği kızla görüşmesini tavsiye ederler.
Zira delikanlı zaman zaman askerî nöbetlerinde sık sık nişanlısının adını sayıklar ve özlemini dile getirirmiş. Fakat kızın ailesi, veremli diye görüşmelerine izin vermez. Aile büyükleri araya girer ama nafile… Kızın ailesi bütün ricaları geri çevirerek kesinlikle görüşmelerine izin vermez.
Hastanede yatan genç, pencereden gördüğü incir ağacından ilham alarak bu türkünün sözlerini yazar.
Hastalık öyle sarmıştır ki akciğerlerini, delikanlı bu amansız hastalıktan kurtulamaz. Ailesi, o yıllardaki ulaşım sıkıntısı ve maddi imkânsızlıklar nedeniyle cenazeyi alıp memleketlerine götüremez. İstanbul’a defnederler.
Daha sonra eşyalarının arasında, el yazısıyla bu türkünün sözlerinin yanı sıra bir tütün tabakası, nişanlısının kendisine yazdığı mektup ve bazı özel eşyalar bulunur.
Çok eski bir türkü olmasına rağmen her zaman güncel kalmayı başarmıştır. Çünkü herkes kendinden bir şey bulur. Herkesin hastane ile ilgili bir anısı, bir acısı vardır; ya kendisinin ya da yakınlarının.
O gün bugündür bu türkü, hastane anısı olan herkese yoldaşlık yapmaktadır.
ÖRNEK METİN 2
SELANİK TÜRKÜSÜ
Türküler, içimize yaptığımız uzun yolculuğun en güzel yoldaşıdır.
Kimi zaman hüzünler diyarına, kimi zaman hasret diyarına götürür bizi.
Şimdi gözlerimizi kapatıp, Atatürk’ün de çok severek dinlediği bir Rumeli ağıdı olan Selanik Türküsü’nün hüzün dolu hikâyesine yolculuk edelim hep birlikte.
-
Selanik merkezinde, görkemli bir kumaşçı dükkânı vardı Rüstem Ağa’nın.
-
Geçimden yana bir derdi yoktu ama bunca mala bakacak, soyunu sürdürecek bir erkek evlat vermemişti Hak Teâlâ bu kuluna.
-
Beş kızı vardı; en büyüğü ise henüz 16’sına basan, güzeller güzeli Fitnat’tı.
-
Bir yaz günü, Mazganlı adında bir Türk köyünden iş aramaya çıkmış olan Mehmet’in yolu Rüstem Ağa’nın dükkânına düşer. Erkek evlat hasreti çeken Rüstem Ağa’nın kanı ısınır bu delikanlıya ve “Gel, burada çalış” der.
-
Gel zaman git zaman, Fitnat ile Mehmet karşılaşırlar ve birbirlerine sevdalanırlar. Zaten bir erkek evlat isteyen Rüstem Ağa da sevinerek Fitnat ile Mehmet’i hemen nişanlar.
-
Lakin bu sırada Selanik üzerinde kara bulutlar dolaşmaktadır. Kolera salgını başlamıştır şehrin dört bir yanında ve düğüne bir hafta kala Fitnat kıza da pençesini atar bu illet.
-
Günden güne sararıp solan Fitnat, düğüne üç gün kala vefat eder. Mehmet, çok sevdiği Fitnat’ı gözyaşlarıyla toprağa verirken acısıyla kargış eder.
Selanik Selanik viran olasın
Taşını toprağını seller alasın
Sen de benim gibi yarsız kalasın
Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver
Bu türkünün ahıyla mı bilinmez, bir süre sonra savaşta kaybedilen Selanik’te ne cumbalı evlerin kafesli pencerelerinden bakan utangaç kızlar kaldı ne de elma kokulu nargilelerini fokurdatan kaytan bıyıklı delikanlılar…
Bu ıssız şehirde Mehmet ve Fitnat’ın adı unutuldu belki; ama yaktıkları bu türkü, gönülden gönüle sevdalarını taşımaya devam etti.
Faydalı olması dileği ile 🙏