Hikaye Serisi 1: Canım Türkçe Öğretmenim

yanan mum ve uzakta diğer yanan mumlar

Bu hikâye, Resneli Niyazi Bey Ortaokulu’nda o zamanlar ilk öğretmenlik yılı olan Türkçe öğretmenimiz Burçin Akın’a atıfla yazılmıştır. Kendisi, bana Türkçe dersini, kitap okumayı ve yazmayı sevdirmiş; kelimelerin, satır aralarındaki sessiz duyguların değerini göstermiştir. Üzerimde emeği olan, hafızamda silinmez izler bırakan bir hocadır. Bu satırlar ona ulaşır mı, okur mu bilmiyorum; ama ben yine de, saygıyla, minnetle ve biraz da özlemle, kendisini anmak istiyorum.

Bir gün kendisi demişti ki: “ Bir diplomanız olsun ama yanında bir dil öğrenin ve bir enstrüman çalın.” Şimdi geriye dönüp baktığımda, ne kadar isabetli bir nasihat olduğunu daha iyi anlıyorum. Ve buradan tüm gençlere aynı nasihati öneriyorum.

Canım Öğretmenim

Ayaklarımın yere değmediği o okul sıralarında, dünya bana biraz büyük, ben de ona biraz küçük geliyordum. Kısa boyumla alay edenler “Dalton” ya da “Casper” diye seslenirdi. Oysa ben, onların aksine, ayaklarımın o sıradan zemine değmemesinden hoşlanırdım. Bacaklarımı sallarken gökyüzüne bakmak, bir kuş misali özgür hissettirirdi beni.

“Belki de,” derdim içimden, “hep gökyüzüne yakın olduğum için ayaklarım havada kalıyor.”

O gün de her zamanki gibi sıramda bacaklarımı sallayarak oturuyordum. Kolumu yastık yapmış, başımı onun üzerine koymuş, boş geçen dersin bitmesini bekliyordum. Pencerenin önünde oturmak benim için bir ayrıcalıktı. Gökyüzü, her baktığımda başka bir hayale dönüşen uçsuz bucaksız bir tuval gibiydi. Kimi zaman bir kuşun kanadına tutunur, uzaklara gider; kimi zamansa bulutların arasında kendi dağlarımı çizerdim hayalimde.

Saçlarımın arasından geçen hafif bir dokunuşla irkildim. Başımı yavaşça kaldırdım. Işığın arasında beliren o uzun, zarif siluet… Bir anlığına, hayalimin perdesinden süzülüp gerçeğin ortasına düşmüş gibi geldi bana.

“Kızım, dalmışsın uzaklara,” dedi yumuşak bir sesle.

Utancımdan ne diyeceğimi bilemedim. Başımı öne eğdim; yanaklarım kızarmıştı.

O ise halimi hemen anlamıştı. Hafifçe gülümsedi, göz hizama kadar eğildi ve aynı şefkatli tonla sordu:

“Ne düşünüyordun bakalım sen?”

“Resim yapıyordum…” diyebildim sonunda. Sesim o kadar kısıktı ki, fısıltımın duyulup duyulmadığından bile emin olamadım.

O bir kez daha gülümsedi, sonra kendini tanıttı:

“Merhaba çocuklar, ben yeni Türkçe öğretmeniniz Burçin Akın. Siz benim ilk öğrencilerim olacaksınız; yeni atandım. Bu yüzden ben de sizin kadar heyecanlıyım.”

Heyecanı yüzünden okunuyordu; hatta ellerinin hafifçe titrediğini bile fark ediyordum. Ama o titreyen ellerde, herkesi sarmalayan bir sıcaklık vardı. Belki de bu yüzden gözümde bir anda pelerinli bir kahramana dönüştü.

Sıraların arasında dolaşırken her bir arkadaşımın saçını okşar, yanağını sevgiyle sıvazlardı. O dokunuşlarda bir öğretmenden çok, kalplere iyilik tohumları eken bir baba şefkati hissedilirdi.

Zamanla birbirimize alıştık. Fakat içimde hep aynı soru dönüp duruyordu:

“Bu kadar sevgiye gerçekten layık mıyım?”

Altıncı sınıfa gelmiş olmama rağmen derslerim hâlâ zayıftı. Herkes beni tembel bir öğrenci olarak görüyordu. Beni yargılamadan, anlamaya çalışan tek kişi ise Burçin öğretmenimdi.

Bir gün, defterimin kenarına çizdiğim küçük resimleri fark etti. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Azarlanacağımı sandım; hemen defteri kapattım ama nafile… Görmüştü.

“Bunları sen mi çizdin?” diye sordu.

Suçlu bir çocuk gibi başımı eğip sadece hafifçe başımı sallayabildim.

Fakat beklediğim gibi olmadı. Gülümsedi ve o yumuşacık sesiyle:

“Harika çizimler bunlar. Şimdi dersimize dönelim, teneffüste getir bana, birlikte bakalım olur mu?”

Ertesi gün elinde bir paketle geldi. İçinde yepyeni bir resim defteri ve bir kutu boya kalemi vardı.

“Bir şartla,” dedi gülümseyerek, “yaptığın her resmi bana göstereceksin… ve dersleri dikkatle dinleyeceksin.”

O, başarısızlıklarımın ardındaki sessiz çocuğu görebilen tek insandı. Onun yanında ilk kez birinin gözünde parladığımı hissediyordum.

Fakat bu sıcak his uzun sürmeyecekti; çünkü yakında veli toplantısı vardı. Yine zayıf notlarım konuşulacak, annem mahcup olacak, ben ise içimde büyüyen suçluluk duygusuyla baş başa kalacaktım.

O gün geldi çattı. Takvim, sanki bir kez daha utancın gününü işaretler gibiydi.

Burçin öğretmenim, annemle özel olarak görüşmek istediğini söylediğinde içimi tuhaf bir korku kapladı.

“Ne konuşacaklardı benim hakkımda?” Kalbim sıkışıyor, boğazımda görünmez bir düğüm oluşuyordu.

“Uslu duruyorum annecim…” diyebildim kısık bir sesle; çocuk aklımla belki bir şeyleri onarabileceğimi sanarak.

Annem öğretmenimin yanına giderken yüzündeki ifade çok şey anlatıyordu.

“Buyurun hocam, yine ne yaptı bizimki?” dedi kaşlarını çatıp. Ardından bitkin bir nefesle ekledi:
“Zaten zayıflarından yorulduk… umarım başka bir kötü haber değildir.”

Burçin öğretmenim gülümsedi; o gülümseme sınıfın soğuk havasını bir anda ısıttı.

“Hiç üzülmeyin,” dedi yumuşak bir sesle,
“Eren çok özel bir çocuk… Hatta bir cevher.”

Annem şaşkınlıkla bakakaldı.
“Ne demek istiyorsunuz hocam?” diye sordu, sesiyle birlikte kaşları da yukarı kalkmıştı.

Ben de en az annem kadar şaşırmıştım.

Burçin öğretmenim gözlerini bana çevirdi, ardından anneme döndü:

“O, büyük bir sanatçı ruhu taşıyor. Hayal gücü olağanüstü. Çizimlerinde bambaşka bir dünya konuşuyor sanki. Evet, derslerinde zorlanıyor olabilir ama ben onun içindeki ışığı görüyorum. Çabalayacak, onları da düzeltecek elbet… Ben ona güveniyorum.”

O gün, annemle el ele eve dönerken içimde tarifsiz bir sıcaklık vardı. Kendimi ilk kez bu kadar değerli hissediyordum. Annemin gözlerinde, o zamana kadar hiç görmediğim bir ışık parlıyordu — gurur. Ve ben, ilk defa onu mahcup etmemiştim; hem de hiç bilmediğim bir yanımla.

O güne dek, sıralarda oyalanırken çizdiğim o küçük resimlerin bir anlamı olabileceğini hiç düşünmemiştim. Ama Burçin öğretmenim, o çizgilere “cevher” demişti.

Belki de o gün, kalemimle değil; kendime olan inancımla ilk kez bir resim çizmiştim. Ve o resmimle, ilçe genelinde birinci olup ilk ödülümü kazandım. Bu, hayatımdaki ilk başarımdı.

Yıllar birbirini kovaladı… Burçin öğretmenimin o gün söylediği “Sen bir cevher’sin,” sözü, yüreğimde yankılanan bir rehber gibi yolumu aydınlattı.

Onun teşvikiyle Güzel Sanatlar Lisesi’ne girdim. Renklerin, çizgilerin, sessizliğin bile bir dili olduğunu orada öğrendim. Ardından Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi – Karikatür ve İllüstrasyon Bölümü beni kabul etti. Kalemim artık yalnızca defter kenarlarını değil, hayatı da çizmeye başlamıştı.

Üniversiteyi dereceyle bitirdikten sonra, hayallerim beni sınırların ötesine çağırdı. İtalya’daki Accademia di Belle Arti di Firenze’den burs kazandım.

Floransa’nın taş sokaklarında, her adımımda sanatı soluyarak büyüdüm; çizgilerim artık yalnızca çocuk hayalleri değil, bir kimliğe dönüşüyordu.

Bugün, Milano’da bir tasarım stüdyosunda illüstratör olarak çalışıyorum. Her yeni çizgimde, bir zamanlar pencereden gökyüzüne bakan o küçük çocuğun hayalini buluyorum.

Ve bir gün, Burçin öğretmenimin Sinop’ta bir okulda görev yaptığını duydum.

O an kalemim kendiliğinden hareket etti; bir öğretmenin, etrafında neşeyle toplanmış öğrencileriyle birlikte çizimini yaptım kâğıda. Sayfanın yanına bir kitap ve arasına bir mektup koydum:

“Çok Değerli Öğretmenim,
Bana bir gün ‘cevher’ demiştiniz. O söz, hayatımın yönünü değiştirdi.
Pencereden baktığım o gökyüzüne yazdım cümlenizi;
her umutsuz anımda başımı kaldırıp oraya baktım ve pes etmekten vazgeçtim.
Bana hediye ettiğiniz o küçük resim defteriyle boya kalemlerim hâlâ çantamda duruyor.
Onlar benim uğurum, siz ise her çizgimde yaşattığım ilhamım oldunuz.
Artık yalnızca çizim yapmıyorum; çocuk kitapları da yazıyorum.
Hem yazıp hem resimlediğim Kelimelerle Teşekkür: Canım Öğretmenim adlı hikâye kitabımı size ithaf ettim.
İlk baskısını, kalemimi ilk kez tutmamı sağlayan o ellere göndermek istiyorum.
Sizi her daim sevgi ve saygıyla anan,
ve hasretle ellerinizden öpen ilk öğrencilerinizden…”


Kapanış ve Açıklama:

Bu hikâye kurgusaldır; ancak bir çocuğun hayatında bir öğretmenin ne kadar dönüştürücü ve değerli olabileceğini anlatmak için yazılmıştır. Burçin Akın ismi ve yaşananlar, ilham kaynağı olarak kullanılmıştır. Ama mesajı gerçektir: İyi bir öğretmen, bir çocuğun hayatında kalıcı bir iz bırakabilir, ona cesaret ve ilham verebilir.